Aydınların İhaneti
Entelektüellere duyulan güven her zamankinin altında. Bunda büyük suç entelektüellerde.
If interested in AI, check my other page where I write on prospects for LLM tutors.
Abonelik bedava. Abone olun ki her posta doğrudan size gelsin. İlk önce siz okuyun. Aboneliğin bir sıkıntısı yok. E-posta adresiniz kimse ile paylaşılmayacak
-+-+-+-+
Türkiye entelektüellerinin azımsanamayacak çoğunluğu, bence, ülke için en iyi tercihleri sadece kendilerinin yapabileceğine inanıyor. Bu içten bir inanış. Onlara göre, halk aynı fikirde değilse, ki çoğu zaman değildir, bunun nedeni cehalettir. Türk entelektüeli kendisini cahil halkı aydınlatmakla görevli rehber olarak görür. Nitekim, “entelektüel” kelimesi Türkçeye ‘aydın’ yani “ışık saçan, aydınlatan kişi” olarak çevrilmiştir.
Bu entelektüel kibir sadece Türkiye’ye özgü değil aslında. Günümüzde adeta küresel bir olgu haline geliyor bile diyebiliriz. Macaristan, Brezilya, İsrail ve hatta Amerika Birleşik Devletleri gibi farklı ülke entelektüelleri, popülist otoriter politikacıları başa getiren “cahil” seçmenleri suçluyor. Kaygıları yersiz değil. Otoriter liderler çoğu zaman yetkileri merkezileştiriyor, temel kurumları zayıflatıyor ve demokratik normları aşındırıyor. Ama, ki bu mühim bir ama, ülke entelektüelleri bu liderlerin bu kadar çok insanı nasıl ve neden cezbettiğini sorgulamak yerine, seçmeni küçümsemeye başlıyorlar.
Bu tepeden bakma tavrı sadece siyasetle uğraşan aydınlarla sınırlı değil. İklim değişikliği, aşılar, ivermektin gibi tartışmalı konularda da benzer bir desen görüyorum: Entelektüeller, halkı “bilimi kabul etmemekle” (yani aslında entelektüelleri dinlememekle) suçluyorlar. Beni bu yazıyı yazmaya iten şey de yakınlarda tekrar karşıma çıkan bu tavır oldu. Filozof Massimo Pigliucci’nin Robinson Erhardt ile yaptığı bir söyleşiyi izliyordum Spotify’da.
Söyleşinin yaklaşık 43. dakikasında, Pigliucci, pandemi günlerinde kendisinden COVID aşılarıyla ilgili bilimsel makaleler isteyen bir akrabasından söz ediyor:
“Pandemi sırasında bir akrabam benden aşılar ve COVID riskleri hakkında bazı bilimsel makaleleri göndermemi istedi.
‘Niçin’ diye sordum.
O da ‘Kendim okuyup anlamak istiyorum’ dedi.
‘Ama sen ne virologsun ne de epidemiyolog. Okuduklarını nasıl anlayacaksın?’ dedim.
Cevap verdi: ‘Üniversitede bir istatistik dersi almıştım.’
‘Tamam’ dedim, eğer bir istatistik dersi almak yetiyorsa uzman olmaya, buyur, kendin bak…”
Ve Profesör Pigliucci sonra şöyle devam ediyor:
“Birine çıkıp da motivik kohomoloji gibi matematiğin çok özel bir dalında kendi araştırmanı yap, desen, ‘Yok artık, ben bunu yapamam’ derler.”
Bu sözler bana çok ukalaca geldi. Pigliucci’nin tonu açıkça küçümseyici ve bence yanlış. Beni asıl hayal kırıklığına uğratan şey, program sunucusunun (ki kendisine saygım vardır) şu soruyu sormamasıydı: Neden bu kadar çok insan kendi araştırmasını yapmak zorunda hissediyor acaba? Niçin uzman görüşüne kayıtsız şartsız güvenmek yerine kendileri okuyup öğrenmeye kalkışıyorlar?
Kendi adıma konuşabilirim. Pandeminin ilk yılının sonuna geldiğimizde, uzmanlara olan güvenimi kaybetmiştim diyebilirim. Bunun birçok nedeni vardı, ama en önemlisi alternatif tıbbi görüşleri dile getiren doktorların ve bilim insanlarının susturulması, cezalandırılması veya kamuoyunda küçük düşürülmesiydi. Bu da beni şu soruyu sormaya itmişti: Acaba neyi saklıyorlar bizden? Bu soru bir kere kafanızda oluştuktan sonra bağımsız ve güvenilir bilgi kaynakları aramak elzem oluyor.
Bu kendi deneyimimi de göz önüne alınca, halkın uzman görüşlerine neden güven duymadığını daha iyi anlıyorum. Gerçekten de “bilim adamları”nın anlatılarına kayıtsız şartsız inanmak yerine kuşkulanmak için neden çok.
Parayı Veren Düdüğü Çalar
Bilimsel araştırmalar boşlukta gerçekleşmez. Ekipmana, nitelikli personele ve kurumsal desteğe ihtiyaç vardır —kısacası, bolca paraya. Ve ticari uygulamalara açık birçok alanda bu para genellikle özel sektörden gelir.
Şirketlerin araştırma projelerini desteklemesi hiç yanlış bir şey değil. Araştırmacılar endüstriyle iş birliği yapabilir, hatta yapmalıdır da bana göre. Ancak sorun, araştırmacıların zamanla kendilerini fon sağlayan şirketlerle özdeşleştirmeye başlaması ve kamuoyunda onların bir anlamda avukatı haline gelmesi. Ondan kaçınmak lazım. Sahtekarlaşırlar demiyorum. Araştırma projelerinizi destekleyen şirket çıkarlarını gözetmek her zaman yalan söylemek anlamına gelmez. Ama önyargılar yaratır. Araştırma konularını seçerken, araştırmaya kaynak sağlayacağı düşünülen merciler ürkütülmemeye çalışılır. Araştırmacılar, sponsorlarının çıkarlarını zedeleyebilecek soruları sormaktan kaçınır ve bilakis onlara fayda sağlayabilecek alanlara yönelir.
Akademisyenler işe başladığı andan itibaren fon bulmaya teşvik edilirler. Üniversitelerde bir araştırma projesinin değerini ölçen en önemli kriterlerden biri o projenin dışarıdan ne kadar fon aldığıdır. Bu sadece Avustralya değil benim yakinen tanıdığım ABD ve İngiltere üniversitelerinde de böyle. Türkiye ve Çin gibi proje bütçesinin bir kısmının araştırıcıya kişisel gelir gibi verildiği ülkelerde daha ciddidir sanırım.
Üniversite dışı araştırma kurumlarında durum daha da sıkıntılı olabiliyor. Yaklaşık 30 yıl önce CSIRO’da çalıştıydım. CSIRO, Commonwealth Scientific and Industrial Research Organisation kelimelerinin kısaltması, yani Devlet Bilimsel ve Endüstriyel Araştırma Kurumu. Bir anlamda, Türkiye’deki Tübitak gibi ama daha büyük ve daha geniş alanları kapsıyor. Benim çalıştığım zamanlarda, kurumun, hükümetten aldığı fonun %50’si kadarını dış kaynaklardan temin etmesi gerekiyordu—yani toplam bütçesinin yaklaşık %35’ine denk geliyor. İdari ve yönetim kadrolarının dış destek bulmaları zor olduğundan, dışarıdan kaynak bulma görevi doğrudan araştırma ekiplerinin omuzlarına yüklenirdi. Bunun sonucunun ne olacağını tahmin etmek için kahin olmaya gerek yok. Araştırmacılar sadece ticari potansiyeli olan projelere yönelirler; özel sektörü ilgilendirmeyen ya da onların çıkarlarına zarar verebilecek alanlar göz ardı edilir.
Bütün bu anlattıklarım yapısal bir soruna işaret ediyor aslında ve elimde sorunu çözecek sihirli değnek yok. Endüstriyle iş birliğini yasaklayamayız. Çünkü sanayiyle birlikte çalışmak üniversiteler için birçok açıdan faydalı: Öğretim üyelerinin bilgilerini güncel tutar, araştırma öğrencilerini sektörle tanıştırır ve araştırmaları pratikle bağdaştırır.
Ancak olumsuz tarafını da görmek zorundayız: Şirket parasıyla yapılan araştırmalar, akademisyenlerin “hakikatin peşinde koşanlar” değil, “sözcü” daha da kötüsü “patron avukatı” haline geldiğine dair kamuoyu algılarını güçlendiriyor. Bilimsel otoriteye duyulan güvenin düşüşünün temelinde bence bu algılar yatıyor.
İyi Bir Amaç Uğruna Gerçeği Esnetmek
Halkın entelektüellere olan güvenini zedeleyen başka bir grup daha var—bu kez kibirle değil, fazla idealizmle hareket ediyorlar. Bir öncekiler gibi, üniversite ya da laboratuvarlara sınırlı değil, toplumun her kesiminden gelebilirler. Zaten yazının başında Türkiye’deki aydınlardan söz açmışken aklımdan geçen onlardı. Pek çoğu kamu yararını gözetme niyetiyle hareket ediyor.
Ancak hem kendilerine hem de uğruna mücadele ettikleri davaya olan inançları, bazen gerçeği eğip bükmelerine neden olabiliyor. Bir şirketi ya da sektörü suçlarken, şüpheli ya da sahte kanıtlar sunmakta bir sıkıntı görmüyorlar. Bunlar kendilerine hatırlatıldığında ise genellikle şöyle savunuyorlar: “Belki örnek doğru değil ama anlatmaya çalıştığım şey yine de doğru. Zaten yapmadılarsa bile, fırsatları olsa yaparlardı.”
Bu kişiler, bir entelektüel olarak görevlerini yalnızca gerçeği araştırıp söylemek değil, aynı zamanda ve daha da önemli olarak gizli yalanları—özellikle de hükümetler ve şirketler tarafından söylenenleri—ifşa etmek olarak görüyor. Fakat, minareyi çalanın kılıfı hazırdır. Yolsuzluk kanıtları gizlenir kolay bulunmaz. Böyle durumlarda, iyi niyetli hakikat avcıları bazen az kanıtı abartmak ya da hiç yoksa uydurmak yolunu seçiyorlar. Çünkü onlar için bu kanıt zaten var —sadece henüz bulunmamıştır.
Bu ikinci grubun kamu güveni üzerindeki etkisi ilk grup kadar büyük olmayabilir belki ama ‘iyi niyetli’ yalanlar, muhataplarının eline güçlü bir koz verir. “Herkes yalan söylüyor. Gerçek diye bir şey yok aslında. Kimseye güvenilmez.” gibi boş vermeci kötücül söylemleri besler. Gerçeğe karşı böyle göreceli yaklaşımlar yalnızca entelektüel otoriteyi sarsmakla kalmaz, aynı zamanda önlenmesine çalışılan bozuklukların sürmesine de hizmet eder.
Son Düşünceler
Ne yapmalı? Endüstriyle iş birliği yapalım —ama gerçeği olduğu gibi söyleme yetimizi feda etmeden. Her türlü araştırma sonucunun, sponsor şirketler için utanç verici olsa bile, tam şeffaflıkla paylaşılacağı konusunda anlaşarak.
Ayrıca, “hakikat”, ne elitist bir söylemle ne de arifçe yalanlarla korunabilir. Aydınlar kendilerini halktan ayrı, yönlendirme hakkına sahip bir sınıf gibi görmeye başladıkları anda, toplumu etkileme yetkilerini de kaybederler. Güveni yeniden inşa etmek; kibirle, küçümsemeyle ya da ahlaki köktenci söylemlerle değil; şüphe, şeffaflık, hesap verebilirlik ve alçakgönüllülük gibi entelektüel erdemleri yeniden keşfetmekle mümkündür. Muhatabınız sizi anlamıyorsa, çok büyük bir ihtimalle iyi anlatamadığınız içindir. Daha iyi çalışın dersinize.
-+-+-+-+
Kısa Kısa
2026 Baharında Seçim mi olacak?
Mayıs 2025'te şöyle yazmıştım: “Türkiye'nin stratejik çıkarı, Suriyeli Kürtlerle uzlaşmadan geçiyor. Ancak bu, PKK ile olan iç sorunlar çözülmeden mümkün değil. İşte bu zorunluluk, milliyetçi Bahçeli'yi geçtiğimiz Ekim ayında, kimse istememişken, barış görüşmeleri çağrısı yapmaya itti.” Bu yol, Türkiye'nin kuzeydoğu Suriye'deki Kürtler ile Şam'daki HTŞ hükümeti arasında bir denge oluşturması anlamına geliyor.
Ancak görünen o ki Cumhurbaşkanı Erdoğan bu yolu izlemekte isteksiz. Belki Suriye'de tartışmasız tek hâkim olarak İslamcı HTŞ rejimini tercih ediyor. Eğer öyleyse, Erdoğan’ın tercihi, Hegemonya (ya da daha önceki yazılarda Elit Konsensüs dediğim şey) tarafından benimsenen ve Bahçeli'nin sözcüsü olduğu Suriye stratejisiyle çelişir. Ama Erdoğan artık Hegemonya'ya meydan okuyacak güçte değil. Bu nedenle önüne getirilen senaryoya uymamakta ısrar ederse, Bahçeli’nin muhalefetle bir olup erken seçim çağrısı yapacağını tahmin ediyorum.
Kahve falı gibi oldu. Göreceğiz.
Üniversite Mezunları İş Bulamıyor
ABD'de herkesin işi şu günler zor ama en zorlanan kesim yeni mezun üniversiteliler. GZERO Media tarafından paylaşılan aşağıdaki grafik, ChatGPT’nin piyasaya çıkışından bu yana yeni mezunlarda işsizlik oranının hızla arttığını gösteriyor. Artış, aynı grafikte gösterilen ulusal ortalamanın (gri eğri) çok üzerinde.
Her korelasyon illaki sebep-sonuç ilişkisi anlamına gelmez ama iş bulmanın en zor olduğu bölümler listesine baktığımızda suçlunun “Yapay Zekâ” olduğunu düşünmemek zor.
Bazı bölümlerin (örneğin antropoloji) mezunlarının iş bulmakta her zaman zorlandığı bilinir. Ancak fizik, bilgisayar mühendisliği, bilgisayar bilimi ve bilgi sistemleri gibi daha önce kolayca iş bulunan alanların artık “en az istihdam edilen” disiplinler arasında yer alması dikkat çekici. (Fizik bölümü burada muhtemelen mezunlarının çoğunun geçmişte IT sektörüne yönelmesiyle açıklanabilir.) Makine mühendisliği şimdilik güvenli görünüyor:
Bu yıl yayınladığım iki önceki yazıda, üniversite mezunlarının ve üniversitelerin geleceği konusunu detaylı işlemiştim.
Yaşlılar Lokmalarını iyi Çiğnesin
Ben yaştakiler, dikkatle okuyun. Lokması ağızda sıkışıp boğulma riski, ihtiyarlarda çocuklara göre çok daha yüksek. ABD'de her yıl 4.000 ila 5.000 kişi böyle boğularak hayatını kaybediyormuş ve bu ölümlerin büyük çoğunluğu 65 yaş üstündeymiş. Aynı sayı çocuklar için 200’ün altında. Mücrim, yaşlanmaya bağlı kas zayıflığı.
Ben de bu yüzden çene kaslarımı güçlendirmek için sakız çiğnemeye başladım. Sakız gırtlağımda takılmazsa güvendeyim gibi.

-+-+-+-+
İstanbul - Brisbane fiyat kıyaslaması - AT endeksi
Temmuz ayında, Avustralya (AU)-Brisbane Coles süpermarket ve Türkiye(TR)-Istanbul Migros süpermarket fiyatlarını karşılaştırmak için AT endeksi diye bir sepet yapmıştım. Bu sepet için 2 Eylül fiyat kıyaslaması Türk Lirası olarak aşağıda. Avustralya fiyatlarını Türk lirasına çevirirken, döviz kuru olarak 1AUD=26.79TRY kullandım. İstanbul’da et ve pirinç, Brisbane’dan hep daha pahalı oldu karşılaştırma süresi boyunca. Yumurta fiyatları iki ülkede hemen hemen aynı. Yumurta türleri çok fazla olduğu için tam emsalleri bulup kıyaslamak kolay olmuyor.
Bu grafiği 5 Temmuz 2024’de başlatmıştım. İlk başta, Türkiye’deki fiyatlar Avustralya’ya kıyasla yükseliyordu ancak Şubat 2025 sonrası düşmeye başladılar. Ne zamandır Türkiye’de kuru soğan ucuz gidiyordu. Hala öyle.
Aşağıdaki grafikteki y-ekseni, İstanbul ve Brisbane fiyatları oranını, yani AT indeksinin tersini, gösteriyor.
Sepetteki ürünlerin toplam maliyetinin ayrı ayrı her iki ülkede yerel para ile 5 Temmuz 2024’den beri nasıl değiştiğini aşağıda görebilirsiniz.
Maaşlar
Avustralya’da asgari ücret, saat başı olarak ifade ediliyor ve 3 Haziran 2025'te saati 25 Avustralya dolarına yükseltildi. Bir ayda 160 saat çalışılır dersek, aylık ücret olarak 4000A$'a denk geliyor. Asgari ücret alan Avustralyalı işçiler yaklaşık 2,6 milyon veya toplam Avustralya iş gücünün yaklaşık %18'i.
Buna kıyasla, Türkiye'deki asgari ücret ayda 26.000 TRY. Mevcut döviz kuruna göre bu, ayda 1018A$'a denk geliyor.
Kullandığım veri tabanı ve yazılımları github’dan indirebilirsiniz isterseniz.





Bu çıkarımlar dünyanın pek çok ulusu için geçerli diye tahmin ediyorum. Özellikle iletişimin yaygınlaşması ve bilgiye erişimin kolaylaşması entellektüellerin gücünü zayıflattı. Artık bilgi değil, sentezi önemli hale geldi. Yüzlerce platform, hele de entelektüel paylaşımlara zemin hazırlayanlar o sentezi de sunuyor bir anlamda. Artık halk öyle ya da böyle gerçeğe ulaşmanın bir yolunu bulabilir. Entelektüellerin bu bulanık suları berraklaştırmada nasıl davranacakları hem toplumların hem de kendilerinin geleceğini de belirleyecek bir anlamda. Güven tazelemek ve temiz bilgiyi işlemek için kolları sıvamak zorundalar. Göreceğiz.
Teşekkürler paylaşım için. Çok geliştirici oluyor farklı bakış açıları ve analiz edilmiş bilginin paylaşımı. :)
vay canına. avustralya'da yaşayan birinin -üstelik okumuş birinin- covid süreciyle birlikte bilim insanlarına güveninin sarsıldığını söylemesi çok cesurca ve şaşırtıcı. bravo.