If interested in AI, check my other page where I write on prospects for LLM tutors.
Abonelik bedava. Abone olun ki her posta doğrudan size gelsin. İlk önce siz okuyun. Aboneliğin bir sıkıntısı yok. E-posta adresiniz kimse ile paylaşılmayacak
Avrupa Modern Dünyayı Yaratıyor
Fosil kayıtları, eski insan atalarının şempanze soyundan 7 milyon yıl önce ayrıldığını gösteriyor. Homo Sapiens, yani biz, 300.000 yıl önce çıktık ve 290.000 yıl avcı-toplayıcı olarak yaşadık. Dil, sanat ve bir takım aletler çıkarsak da ortaya bu kadar yılda, ekonomik üretkenlik çok yavaş değişti. Takriben 12.000 yıl önce tarımı icat ettik. Buğday çiftçiliğine dair ilk bulgular bu tarihlerden. Göbekli Tepe civarında görüyoruz mesela. Ekonomik artı değer yaratan tarım, uzmanlaşmak ve yeni teknolojiler geliştirmek için zaman kazandırdı insanlara. Ama süreç yavaştı. Bin yıllar geçiyor, sanki fazla bir şey değişmiyordu. Mesela, M.Ö. 10.000 civarında Göbekli Tepe’de yaşayan bir çiftçi, M.S. 1000 yılında Edessa (bugünkü Şanlıurfa yani yine Göbekli Tepe civarı) kırsalına seyahat edebilseydi, metal aletlere ve daha büyük köylere hayran kalırdı herhalde ama yapılan çiftçilik ona hâlâ tanıdık gelirdi.
Milattan sonra ikinci binyılda hızlandı tarih. Avrasya kara parçasından batıya doğru uzanan nispeten küçük bir yarımada dünyayı kökten değiştirmeye başladı. Rönesans, Aydınlanma, Bilimsel Devrim ve Sanayi Devrimi aracılığıyla, bu yarım ada, yani Avrupa, dünyanın teknolojik, ekonomik ve askeri merkezi haline geldi.
Avrupa Kendini Yok Ediyor
Yüzyıllar boyunca Avrupa’nın en güçlü ve en zayıf yanları aynıydı: siyasi bölünmüşlük. Çin, Hindistan veya Osmanlı gibi büyük imparatorlukların aksine, Avrupa birbiriyle rekabet eden onlarca devletten oluşuyordu. Bu rekabet yeniliği, ticareti ve bilimsel ilerlemeyi teşvik etti, ve aynı zamanda bitmeyen savaşlara yol açtı.
Vestfalya Barışı daha istikrarlı bir Avrupa devletler sistemi kurdu aslında ama büyük güçler arasındaki rekabet ortadan kalkmadı. Yirminci yüzyılın başlarına gelindiğinde Avrupa, dünya ticaretinin ve sömürge imparatorluklarının büyük bölümünü kontrol ederek küresel nüfuzunun zirvesine ulaşmışken bir yandan da bu zenginliklerden daha fazla pay almak için didişmeler içindeydi.
Sonra felaket geldi. Birinci Dünya Savaşı’nın görünen nedenleri ne olursa olsun, sonuçları belli. On milyonlarca Avrupalı öldü veya yaralandı, birçok imparatorluk tarih sahnesinden silindi ve yeni dünyayı yaratan kıta, ekonomik ve siyasi gücünü tüketti.
Avrupa, kendi içinde didişmekten vaz geçseydi, yine eski konumuna kavuşabilirdi. Bunun yerine, henüz yirmi yıl bile geçmeden çok daha büyük bir felakete, İkinci Dünya Savaşı’na sürüklendi. 1945’e gelindiğinde Avrupa’nın büyük bir kısmı harabeye dönmüştü artık. İngiltere ve Fransa savaştan galip çıkmış olsalar da mali açıdan tükenmişlerdi. Almanya bölünmüş ve işgal edilmişti.
Sovyetler Birliği Doğu Avrupa’ya hakim oldu. Batı Avrupa ise yalnızca, Amerika Birleşik Devletleri onu yeniden inşa edecek ekonomik güce ve savunacak askeri kapasiteye sahip olduğu için ayakta kalabildi.
Amerikan Yüzyılı
Avrupa, küresel hakimiyetini üç yüz yılda kurdu, otuz yılda kaybetti.
1945’ten sonra savaştan galip ayrılanlar başlangıçta savaş sonrası istikrarlı bir düzen inşa etmeyi ummuştular, ancak karşılıklı duydukları şüphe ve korkuları aşamadılar. Sonuç olarak, birbirine rakip iki süper gücün ve iki ideolojinin —kapitalist ABD ve sosyalist SSCB— boyunduruğunda iki kutuplu bir dünyayla baş başa kaldık.
NATO ve Amerika’nın nükleer şemsiyesinin koruması altında, Batı Avrupa Marshall Planı yardımlarıyla yeniden inşa edildi. Amerikan desteği ve koruması bedeli olarak, Batı Avrupa, ABD liderliğinde uluslararası düzenin küçük ortağı olmayı kabul etti.
Doğu Avrupa ve Doğu Almanya ise Sovyet nüfuz alanına girmişti. Oraları da yeni durumlara ayak uydurmaya çalıştı ama, Sovyet modeli, kapitalist ekonomiler kadar yenilikçi olmayı beceremedi.
Sovyetler Birliği 1991’de resmen dağıldı ve iki kutuplu dünya da böylece bitmiş oldu. İlginç bir durum ortaya çıktı: Avrupa’nın yükselişinden bu yana ilk kez tek bir ulusun üstünlüğü. ABD, dünyanın tek süper gücüydü. Batı’da pek çok kişi bu yeni düzen sonsuza dek sürer diyordu. Hatta bazı gözlemciler, liberal Batı düzenine alternatif kalmadığına inanarak “tarihin sonunu” ilan etti.
Tek kutuplu dönem kısa sürdü.
Avrupa’ya Bir Şans Daha
ABD’nin 1945’ten sonra kurduğu küresel güvenlik ağı, tarihte eşi benzeri görülmemiş uluslararası bir ticaret sistemi yarattı. Açık deniz yolları, nispeten istikrarlı finansal kurumlar ve genişleyen pazarlar, şirketlerin üretimlerini küresel ölçekte organize etmelerine olanak tanıdı. Bu durum ABD’ye başta muazzam faydalar sağlarken diğer ülkelerin sanayileşmesine de zemin hazırladı. Uluslararası düzeni ayakta tutmanın maliyetini üstlenmeyen ülkeler, zaman içinde, sistemden en yararlı çıkanlar oldu. Daha düşük bir sanayi temelinden başlayan bu ülkeler, genellikle, ABD’den daha hızlı büyüdüler.
Thomas L. Friedman’ın o meşhur tabiriyle “Dünya Düzleşti”. Ekonomik büyüme önündeki engeller dramatik bir şekilde azalmıştı. Çin, eşi benzeri görülmemiş bir ivmeyle büyüyerek ekonomik anlamda, ABD’nin eşiti haline geldi. Rusya ise yeniden büyük bir askeri güç olarak tarih sahnesine dönecek kadar toparlandı.
Tek kutuplu çağ, Çin’in yükselişi, Rusya’nın askeri olarak yeniden dirilişi ve Hindistan ile Türkiye gibi bölgesel güçlerin artan etkisiyle yavaş yavaş şekil bulan çok kutuplu bir uluslararası sisteme yerini bıraktı. Artık Amerika Birleşik Devletleri her bölgeye aynı anda hakim olma gücüne sahip değildi.
Buraya kadar yazdıklarım genel geçer şeyler. Pek kimsenin itiraz edeceğini sanmıyorum. Bundan sonra, biraz daha farklı şeyler söylemeye başlayacağım.
Benim şahsi görüşüm şu: Rusya ile bitmek bilmeyen bir çatışmaya girmek, bildiğimiz Avrupa’nın sonunu getirir. Rusya ile gireceği stratejik bir uzlaşma ise Avrupa için yeni bir başlangıç ikinci bir şans olur.
Niçin böyle düşünüyorum? Çünkü, eski denizaşırı imparatorluklarını çoktan yitirmiş bir Avrupa’nın, bırak Çin’i ya da ABD’yi, tek başına Rusya ile bile rekabet edebilecek kadar bile gücü yok artık. Ne genç nüfus var sahaya asker gönderecek kadar ne de doğal kaynak.
Buna karşın, Avrupa gelişmiş teknolojiye, sofistike sermaye piyasalarına ve son derece eğitimli bir işgücüne sahip hala. Rusya ise devasa enerji rezervlerine, madenlere, tarım arazilerine ve stratejik derinliğe sahip. İkisi birlikte, Atlantik’ten Pasifik’e uzanan dünyanın en büyük entegre ekonomik alanlarından birini oluşturabilir isterlerse. Bu söylediğim benim icat ettiğim bir şey değil. Yıllar önce, Charles de Gaulle gibi devlet adamlarını büyülemişti bu sihirli ihtimal. De Gaulle, daha 1959 gibi erken bir tarihte, ABD ve Sovyetler Birliği’nin Avrupa üzerindeki nüfuzunun kırılmasını ve Avrupa’nın kendini özgür Avrupa uluslarından oluşan bir ittifaka dönüştürmesini arzuluyordu. Vizyonu “Atlantik’ten Urallar’a kadar Avrupa” idi. Avrupalı bir güç olarak Sovyetler Birliği bu sürece dahil edilecek, ancak ABD temelde dışarıdan biri olarak görülecekti. De Gaulle bu görüşünde yalnız değildi ve Helsinki Nihai Senedi ve başka örneklerde yansıdığı gibi, Avrupa ve Rusya, barış içinde bir arada yaşama ve işbirliği yönünde birlikte çok önemli adımlar attı.
Peki Avrupa ile Rusya arasındaki bu yakınlaşma, Sovyetler Birliği’nin çöküşünden hemen sonra neden sona erdi? Bu soruyu cevaplamaya çalışan çok oldu ve yanıtlar çoğu zaman birbirine taban tabana zıt. Bu metin zaten yeterince uzun, dolayısıyla bu tartışmayı burada çözmeye girişmeyeceğim. Ancak şurası açık ki, sorumluluk kime yüklenirse yüklensin, uzayan bir çatışma süreci, hem Avrupa’yı hem de Rusya’yı birlikte zayıflatacaktır.
Henüz iş işten geçmiş değil ve Avrupa hâlâ rotasını değiştirebilir. Örneğin NATO Ankara Zirvesi bir dönüm noktası olabilir; zirve, Avrupa ulusları tarafından kıtada barışa giden bir yol arayışının başlangıcı olarak değerlendirilebilirdi. Ne yazık ki, Avrupa liderleri bu yolu seçmemiş görünüyor.
NATO zirvesinde ne olursa olsun, asıl soru durduğu yerde duracak. Benim ROGUE dediğim, yeni çok kutuplu dünyada, Avrupa geleceğini kıtasal bir işbirliğiyle mi yoksa kıtasal bir çatışmayla mı şekillendirecek? Avrupa’nın ikinci bir rönesans mı yoksa ikinci ve belki nihai bir çöküş mü yaşayacağını bu tercih belirleyecek.
-+-+-+-+
İstanbul - Brisbane fiyat kıyaslaması - AT endeksi
2024 Temmuz ayında, başladım Avustralya (AU)-Brisbane Coles süpermarket ve Türkiye(TR)-Istanbul Migros süpermarket fiyatlarını karşılaştırmaya. Sepetteki ürünler sınırlı ama yine de bir fikir veriyor.
21 Haziran kıyaslaması Türk Lirası olarak aşağıda. Avustralya fiyatlarını Türk lirasına 1AUD=32.56TRY olarak çevirdim.
Temmuz 2024’den beri, İstanbul’da et ve pirinç, hep Brisbane’dan daha pahalı oldu.
İlk başta, Türkiye’deki fiyatlar Avustralya’ya kıyasla yükseliyordu. Şubat 2025 sonrası düşmeye başladılar. Son zamanlarda sallantılı gidiyor.
Sepetteki ürünlerin toplam maliyetinin ayrı ayrı her iki ülkede yerel para ile 5 Temmuz 2024’den beri nasıl değiştiğini aşağıda görebilirsiniz.
Bu grafikteki trendlerin sürdürülebilirliğini kavramam mümkün değil. Kurdaki değer kaybının her zaman enflasyon oranının biraz üzerinde seyretmesi beklenir. Bu grafiği sürdürmenin tek yolu ülkeye düzenli döviz girişi olmasıdır; ancak hesaplarda böyle bir girdi görünmüyor. Karışık bir mesele.
Maaşlar
1 Temmuz 2026 itibarıyla Avustralya’da ulusal asgari ücret saat başına 26,44 Avustralya dolarına yükseltildi. Bu rakam, ayda 160 saat çalışan bir kişi için yaklaşık 4.230 Avustralya dolarlık aylık gelire karşılık geliyor.
Ancak ulusal asgari ücret, Avustralyalı çalışanların yalnızca küçük bir bölümünü doğrudan ilgilendiriyor. Asıl önemli olan, çalışanların yaklaşık %21’ini kapsayan modern award ücret sistemleri. Bu sistemlerdeki en düşük ücret kademeleri ulusal asgari ücretin biraz üstünde oluyor.
Buna kıyasla, Türkiye'deki asgari ücret ayda 26.000 TRY. Mevcut döviz kuruna göre bu, ayda 1018A$'a denk geliyor.
Kullandığım veri tabanı ve yazılımları github’dan indirebilirsiniz isterseniz.
İstatistik
Abone sayısı : 503
Takipçi sayısı : 690
Telif hakkı yoktur. İstediğiniz gibi kopyalayın dağıtın parçalayın paylaşın.




Çok keyifle okudum , bu sade özetleme ve yorumlar çok başarılı olmuş 🙏⭐️ elinize sağlık