Amerikan Yüzyılı ve sonrası
İmparatorluk, Hüsran-ı Hayal, ve Tek Hegemon Rejimi geçtikten sonra Dünyanın alacağı şekiller
If interested in AI, check my other page where I write on prospects for LLM tutors.
Abonelik bedava. Abone olun ki her posta doğrudan size gelsin. İlk önce siz okuyun. Aboneliğin bir sıkıntısı yok. E-posta adresiniz kimse ile paylaşılmayacak
-+-+-+-+
Kimilerinin ‘Amerikan Yüzyılı’ dedikleri yirminci yüzyıl Amerika için bir muhteşem yüzyıl oldu. Ardından gelense, bir hayal kırıklığı yüzyılı olabilir.
Amerikan rüyasının çözülüşü soyut bir mesele değil. Küresel bir imparatorluk gerilerken, yalnızca kendi tebaası değil, herkesi etkiler, dünya yeniden şekillenir.
Roma İmparatorluğu çöktüğünde, Avrupa birbirleriyle rekabet eden küçük devletlerden oluşan bir mozaik hâline geldi. Avrupa da daha sonra modern dünyanın büyük bölümünü kendi suretinde biçimlendirdi. Amerikan ricadının da benzer ölçekte sonuçlar doğurmayacağını hayal etmek zor.
Amerikan imparatorluk gücü görülür biçimde zayıflarken, yerine nasıl bir dünyanın şekillenmekte olduğu henüz belirsiz.
Oysa her şey kadar farklı başlamıştı.
“Amerikan Yüzyılı”nın Başlangıcında
Yirminci yüzyılın başlarında Amerika Birleşik Devletleri gelenin gözünü kamaştıran, enerjik, kendine güvenen ve geleceğe dönük bir mekandı. Avrupa’yı yakalamaya çalışan bir ülke değil, onu geride bırakıp ilerlemekte olan bir ülke gibiydi.
Amerika’da gördüklerine hayran olan H. G. Wells, 1906’da şöyle yazmıştı:
“New York, Avrupa anlamında bir şehir değil. Çeliğin ve ışığın tuhaf bir bileşimi; sınırsızca yukarı doğru büyümüş… Yeni şehirlerin ilki, yarının şehri.”
Bundan on yıl önceki 1893 Chicago Dünya Fuarı hakkında Henry Adams şunları yazmıştı:
“Chicago Fuarı, Amerikan düşüncesinin bir bütün olarak ilk ifadesiydi… Yaklaşmakta olan devasa bir şeyin gerilim ve baskısı hissediliyordu.”
Edith Wharton, yirminci yüzyıl başındaki New York hâlini daha sade ifade etmişti:
“Her şey mümkün görünüyordu — ya da en azından her şey oluvermek üzereydi.”
Aynı yıl Antonín Dvořák, genç bir uygarlığın canlılığından ilham aldığını söyleyerek Yeni Dünyadan adlı 9. Senfonisini besteledi.
Buna rağmen, yirminci yüzyılın başındaki Amerika içine dönüktü. Avrupa işlerini yönetmeye ya da eski dünya güçlerinin yerine geçerek küresel bir hegemon olmaya hevesli değildi.
Bu isteksizlik tesadüfen de değildi. Pek çok Amerikalı, Amerikan kimliğinin yanında güçlü Avrupa kimliklerini de koruyordu; Avrupa’daki çatışmalarda taraf olmak iç siyaseti parçalama riski taşıyordu. Woodrow Wilson Birinci Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında Amerikan ideallerini evrensel normlar hâline getirmeye çalıştığında, bu girişimini Amerikan seçmeni sert biçimde reddetti. Partisi ağır bir bedel ödedi ve yeni iktidar ülkeyi uluslararası angajmanlardan geri çekti.
Özetle: Yirminci yüzyılın başındaki Amerika coşkulu, kendine güvenen ve iddialıydı ama emperyal değildi. Amerika’nın kaderinin dünya liderliği olduğu fikri henüz ortada yoktu.
Bu inanç İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra doğdu. Ve bu da, köklü Amerikan emperyal arzularının sonucunda olmadı. Aslında, doğum da değil, bir nakildi. Anglo-Sakson küresel hegemonyası Londra’dan yeni başkente taşındı.
Asılacaksan, İngiliz ipiyle asıl (‘Türk atasözü’, Türkiye’nin Düzeni, Doğan Avcıoğlu)
Thukydides ve İmparatorluğun El Değiştirmesi
Antik Yunanlı tarihçi ve asker Thukydides, Peloponez Savaşı’nı anlatırken bugün hâlâ alıntılanan şu cümleyi yazdı:
“Atina’nın yükselişi ve bunun Sparta’da yarattığı korku, savaşı kaçınılmaz kıldı.”
Bu gözlemden hareketle günümüz Oxford Üniversite profesörü Graham Allison, Thukydides Tuzağı adını verdiği kavramı geliştirdi: Yükselen gücün yerleşik gücü yerinden etme tehdidi oluşturduğu durumlarda savaş eğilimi ortaya çıkar.
Allison, böyle durumlarda, şiddet istisna değil kural hâline gelir diyor. Tarihteki emsal on altı vakanın on üçü savaşla sonuçlanmış çünkü.
İstisnalar içinde en dikkat çekici olan, küresel liderliğin Britanya’dan Amerika Birleşik Devletleri’ne geçişi.
Ben Allison’a katılmıyorum. Bu bir istisna değil. Hatta, bir Thukydides vakası da değil.
ABD ve İngiltere
Britanya ile ABD, Thukydides Tuzağı’na düşmedi. Küresel emperyal gücün bayrağı Londra’dan Washington’a, neredeyse çatışmasız geçti. Bunun nedeni, güç dengesinin yumuşak biçimde değişmesi değil, gücün sürekliliğinin hiç kopmamış olması.
İmparatorluğun adı değişmişti, ama pek çok şey aynı kalmıştı çünkü:
aynı ticari ağlar
aynı finansal kurumlar
aynı büyük şirketlerin çoğu
ve bazı durumlarda aynı insanlar
İmparatorluk bayrağını değiştirdi; işletim sistemini değil.
Allison bu sürekliliği şöyle açıklar:
“Britanya ile ABD dili ve siyasal kültürü paylaştığı için, etkili Britanyalılar Britanya artık bir numara olmasa bile değerlerinin hâkim kalacağı düşüncesiyle kendilerini teselli edebildiler… Pek çoğu ‘İngilizce konuşan halkların’ dünyayı yönetmeye devam edeceği fikrini benimsedi.”
İkinci Dünya Savaşı sırasında Harold Macmillan bu tutumu unutulmaz biçimde şöyle ifade etmişti:
“Bu Amerikalılar yeni Roma İmparatorluğu; biz Britanyalılar, eski Yunanlılar gibi, onlara bu imparatorluğun nasıl yönetileceğini öğretmeliyiz.”
Amerika İsteksiz, Britanya Aceleci
Amerikalıların çoğu İkinci Dünya Savaşı’nı Avrupa’ya ait kendilerini ilgilendirmeyen bir savaş olarak görüyordu. Japonya Pearl Harbor’a saldırmasaydı, ABD savaşa girmeyebilirdi.
Savaş sona erdiğinde Amerikalıların baskın içgüdüsü yeniden içe dönmekti. Kamuoyu dış angajmanlardan uzak durma tercihindeydi. Pek çok kişiye göre Amerika’nın kaderi Avrupa’yı yönetmek değil, ondan uzak durmaktı.
Britanya ise tamamen farklı düşünüyordu.
Yeni bir dünya düzeni kurmak için Amerikan angajmanına ihtiyaç duyuyordu. Britanya siyasal sınıfı bu düzenin nasıl işlemesi gerektiğini bildiğini düşünüyordu; ancak artık bunu finanse edecek güce sahip değildi. İngiltere çok fakirlemişti. 1920’lerde dünya nüfusunun ve topraklarının yaklaşık dörtte birini yöneten ülke, Keynes’in ifadesiyle savaş sonunda “mali bir Dunkerque” ile karşı karşıyaydı.
Britanyalı karar vericiler için yükselen Amerikan gücü bir tehdit değil, bir fırsattı: Kraliyet Donanması tarafından kurulmuş küresel düzen, artık Amerikan kaynaklarıyla sürdürülebilirdi.
Atlantik’in iki yasasında da lisan aynı, kültür de benzerdi. Eski imparatorluğun pek çok bürokratı, finansçısı ve yöneticisi, okyanusu geçti, çok iyi bildikleri politikaları sürdürmeye devam ederek yeni hegemonun hizmetine girdiler. Washington’da Lord Halifax’ın Keynes’e şöyle fısıldadığı söylenir:
“Evet, para onların, ama akıl bizde.”
Amerika Nasıl İkna Edildi
Amerikalıların savaş sonrası liderliği nasıl benimsediğini anlatan ayrıntılı bir kroniğe dönüştürmek istemiyorum bu yazıyı. Ancak bir örnek özellikle aydınlatıcı, onu aktarayım.
Savaş biter bitmez, Amerika’nın ilk refleksi, çatışmanın kök nedenlerini ortadan kaldırıp, kendi iç Amerikan meselelerine dönmekti. Bu refleks, Quebec Konferansı’nda tartışılan Morgenthau Planı’nı doğurdu. Plan, Almanya’yı askerden arındırmayı, ağır sanayisini (özellikle Ruhr ve Saar bölgelerinde) tasfiye etmeyi, ülkeyi bölmeyi ve bir çiftliğe dönüştürmeyi amaçlıyordu.
Böyle bir planın Avrupa için doğuracağı yıkıcı yan sonuçları farkeden Britanya, Amerika’yı alternatif bir yaklaşıma ikna etti. Bu yaklaşım Marshall planı idi.
Marshall Planı’nın detaylandırılmasında da İngiltere çok etkili oldu. George Marshall 1947 Haziran’ında Harvard konuşmasında fikri ortaya attığında önerisi son derece muğlaktı. Ona rağmen, Britanya temsilcisi Ernest Bevin, bunun “boğulmakta olan Avrupalılar için bir can simidi” olduğunu hemen kavradı ve Fransa’nın da yardımı ile bu soyut fikri somut bir programa dönüştürdüler.
Britanya diplomasisi, bu ve benzer şekillerde, Amerikan gücünün küresel liderliğe dönüşmesini hızlandırdı.
Dünya liderliğinin Amerikalılar üstünde etkileri
Britanya, imparatorluğa muhtaçtı; çünkü sanayisini besleyecek iç kaynaklardan yoksundu. Amerika ise farklıydı. Geniş ve zengin toprakları büyük ölçüde kendi kendine yetiyordu.
Amerikan küresel liderliği, zorunluluktan değil, tercih ve ataletten doğdu.
Bu liderliği sürdürmek kalıcı bir askerî duruş gerektiriyordu. Askerî-endüstriyel kompleks büyürken Amerikan sanayisinin diğer kesimleri giderek zayıfladı. Bir süre bu dengesizlik görünmez kaldı; Amerikan firmaları hem yüksek maaşlar ödeyip hem de dünya pazarlarını domine edebilecek kadar üretkendi çünkü.
Ama bu avantaj kalıcı olmadı.
Diğer ülkeler toparlanıp rekabete girince Amerikan ücretleri, fabrikatörlere yüksek gelmeye başladı, sanayiler düşük maliyetli bölgelere taşındı ve Amerikan üretim kapasitesi içi boşaltılmış bir yapıya dönüştü. Yirminci yüzyılın başındaki coşkunun yerini karamsarlık aldı. Sanayisizleşmiş kasabaların yarattığı yıkımı, Chris Hedges kitabında çarpıcı biçimde belgeliyor (Ağustos 2024 postamı okuyun).
Bir çok sınai firma diğer ülkelerden gelen rekabet karşısında bocalarken, finans sermayesi ve askerî-endüstriyel kompleks mevcut düzeni sürdürmekte ısrarlıydı. Tekerlek silah satışları ve devlet borcunun yabancılar tarafından finansmanı sayesinde dönüyordu. Ancak bu model giderek zorlanmaya başladı. 2025 itibarıyla ABD federal gelirlerinin yaklaşık %19’u yalnızca faiz ödemelerine gittiğini gördük ki birçok iktisatçı bu seviyeyi çöküşün eşiği olarak görüyor.
Dünyanın Dönüşümü
Trump başkanlığı bu bağlamda okunmalıdır: yani bir sapma değil, seçmenin küresel angajmanları azaltma ve iç sorunlara odaklanma arzusunun siyasal ifadesi.
ABD imparatorluğunu yavaş yavaş geriye çekerken, ortada açık bir halef yok. Çin olağanüstü hızda büyümeye devam ediyor ama küresel hegemon olma hırsı yok ve ayrıca onun da ciddi iç sorunları var.
Bazılarının dediği gibi, dünyanın net etki alanlarına bölünmesine ihtimal vermiyorum.
Bunun yerine, çok sayıda bölgesel gücün esnek ve pragmatik ittifaklarla yol almaya çalıştığı parçalı bir düzene doğru gidiyoruz bence. Daha önce (ilk kez Eylül 2023’te) ROGUE çağı olarak adlandırdığım bu durumu burada yeniden tartışmayacağım. O yazılardan okuyun.
Şimdi asıl mesele şu: Bütün bunlar sizin için, aileniz için, çocuklarınız ve torunlarınız için ne anlama geliyor?
Milliyetçiliğin Yükselişi
İkinci Dünya Savaşı sonrasının kurallara dayalı dünya düzeni, Britanya ve ABD tarafından başlatıldı ve daha sonra tamamen ABD’nin kontrolüne geçti. Kurallar büyük ölçüde Amerikan çıkarlarına uygundu, ama kurallardı ve ABD bunları kendinden başkalarının ihlaline izin vermiyordu. Bu durum dünyaya belli bir öngörülebilirlik ve güvenlik hissi verdi.
ABD ile doğrudan çatışmada olmadığınız sürece, belli miktada bir haraç ödeyerek güvenliğinizi satın alabiliyordunuz. Bu haraç, ABD Hazine tahvillerine yatırım yaparak, Amerikan silahları veya ABD ürünleri satın alarak, ya da hepsini birden yaparak, ödenebiliyordu.
Bu düzen artık çözülüyor.
Dünya, 20. yüzyıl başı Chicago’sundaki “çete öncesi” döneme daha çok benzeyen bir duruma sürükleniyor. O dönemde İtalyan, İrlandalı, Yahudi ve diğer çeteler şiddetle bölge kapma mücadelesi veriyordu. 1930’lara gelindiğinde alanlar sabitlenmiş, şiddet düzenlenmişti.
Ortaya çıkan çok kutuplu ROGUE dünyasında böyle bir istikrar ihtimali yok. Coğrafya ve tarih tarafından zaten avantajlı konumda olan orta ölçekli güçler bölgesel hegemonya için yarışacak. Kurallara dayalı bir düzen ve küresel bir hakem yokluğunda — Soğuk Savaş sonrası bu rolü fiilen ABD üstlenmişti — milliyetçilik bu iddialara meşruiyet, toplumsal tutkal ve seferberlik sağlayacaktır. Bu yüzden, irili ufaklı bir çok ülkede milliyetçi söylemlerin arttığını gözlemleyeceğiz.
Ulusal Mini İmparatorluklar
Milliyetçilik yükselirken, geçmişteki gibi ırkçılıkla kol kola gitmeyecek. Çoğu ülke için, demografik saflık artık imkansız. Birleşmiş Milletler verilerine göre, dünya GSYH’sinin büyük bölümünü oluşturan ülkelerde kadınlar nüfusun kendini yenilemesi için gerekli sayıda çocuk doğurmuyorlar. OECD ülkelerinde ortalama doğurganlık oranı kadın başına yaklaşık 1,5’tir.
Aşağıdaki grafik, dünya ülkelerinde kişi başına düşen GSYH ile kişi başına düşen arazi miktarını göstermektedir. Bazı ülkeleri işaretledim.
Birkaç istisna dışında, büyük ülkelerde nüfus yoğunluğu benzer. Çin, Türkiye, Birleşik Krallık, Almanya ve ABD kişi başına düşen hektar miktarı açısından dar bir bantta yer alıyorlar. Arazi, üretim potansiyelinin kusursuz bir ölçüsü ama burada yeterli bir gösterge.
Nüfusun düşmesi, yalnızca üretim potansiyelini kullanma kapasitesini değil, bu potansiyeli dış tehditlere karşı savunabilecek insan sayısını da azaltır.
Doğum oranlarını artırmak için her türlü teşvik denendi. Hiçbiri işe yaramadı. Nüfus çöküşünü gerçekten durduran kanıtlanmış tek politika, göç. Çoğu ülke için göçmen almak artık isteğe bağlı bir politika değil, yapısal bir zorunluluk.
Bu zorunluluk, ırksal saflık anlatılarıyla bağdaşmaz. Karma toplumlar kaçınılmaz norm hâline gelecek bu yüzden — tıpkı Roma, Osmanlı veya Avusturya-Macaristan gibi geçmiş imparatorluklarda olduğu gibi; farklı etnik kökenler ve kültürler aynı siyasal çatı altında bir arada yaşarlardı o zaman.
Liberalizmin Sonu
Liberalizm bir Britanya icadıdır. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ABD, liberal demokrasi terimini kapitalist dünyanın Amerikan liderliğindeki hegemonyasını tanımlamak için yaygınlaştırdı. Sosyalizmin çöküşünden sonra bu çerçeve neredeyse tüm dünyaya yayıldı.
Bugün Amerikan demokrasisinin hâlâ liberal olup olmadığı — hatta klasik anlamda bir demokrasi olarak işleyip işlemediği — tartışmalı. Dünyanın ikinci büyük gücü Çin liberal bir demokrasi değil ve olma niyeti de yok. Geleceğin çok sayıdaki orta ölçekli hegemonu, komşularını baskılamak için liberalizme ihtiyaç duymayacak; hatta illiberal politikalar iç otoriteyi ve toplumsal bütünlüğü sağlamayı kolaylaştırabilir.
Bu durum, Batı toplumlarında artık doğal kabul edilen pek çok kurumun geleceğini belirsiz kılabilir bence: eşcinsel evlilik, ötanazi, kürtaj hakkı, cinsiyet öz tanımı, kusursuz boşanma, in vitro doğum, dinden özgürce vazgeçme hakkı, geniş ifade özgürlüğü ve bireysel özerkliğin aile, inanç ve devletin önüne konması.
Bilimin Yükselişi
Her şey karanlık değil. Bu yüzyılda benzeri görülmemiş bilimsel ve teknolojik ilerlemeler yaşanacağını düşünüyorum.
Eylül 2023’te yazdığım bir argümana kısaca geri dönmek istiyorum.
İlk Rönesans’ın Batı Avrupa’da ortaya çıkmasının nedenlerinden biri, siyasal otoritenin görece zayıf ve parçalı olmasıydı. Doğu Avrupa’da ve Anadolu’da serbest düşünen bireyler çok daha merkezi ve müdahaleci yönetimler altında yaşıyordu — önce Doğu Roma, ardından Osmanlı İmparatorluğu döneminde. Uzak Doğu’da da durum çok farklı değildi. Buna karşılık Batı Avrupa, birbirleriyle rekabet eden şehir devletleri ve krallıkların sık dokulu bir mozaiğiydi.
Bu durum belirleyiciydi. Galileo veya Leonardo da Vinci gibi düşünürler bir şehirde bir prensle ters düşseler bile başka bir şehre gidip çalışmalarını sürdürebiliyorlardı. Kristof Kolomb İspanya’dan destek bulamayınca başka bir hükümdarın kapısını çalabiliyordu. Merkeziyetçi imparatorluklarda bu tür hareketlilik çok daha sınırlıydı.
Buradaki kilit nokta Batı Avrupa’nın benzersiz derecede aydınlanmış olması değil, gücün çoğulluğunun entelektüel kaçış alanları yaratmasıydı.
Bugün dünya iki kutuplu ya da tek kutuplu bir düzenden, gerçekten çok kutuplu bir yapıya doğru ilerliyor. Buna fiziksel, dijital ve kurumsal hareketliliğin artışı eklendiğinde, erken Rönesans’a benzeyen koşullar ortaya çıkıyor: fikirlerin, yeteneklerin ve yeniliğin tek bir merkeze hapsolmadığı bir dünya.
Bu durum olağanüstü bilim insanları ve mühendisler için yeni fırsatlar yaratacaktır.
Yirmi yıl önce popüler olan “dünya düzdür” söylemini tekrar etmiyorum; yani dünyanın her yerinden yeteneklerin tek bir merkeze akacağını iddia etmiyorum. Aksine daha radikal bir şey söylüyorum: ABD, Hindistan, Çin, Türkiye ve başka ülkelerdeki yetenekli bireyler artık kariyerlerini tek bir ülkeye veya uygarlığa bağlamak zorunda kalmayacaklar. Birden fazla cazibe merkezleri olacak ve bilimsel-teknolojik ilerlemeye farklı ve öngörülemez biçimlerde katkı sunacaklar.
Rakip güçlerin ve zayıflayan hegemonyaların dünyasında, fikirler yeniden hareket alanı bulabilir.
-+-+-+-+
-+-+-+-+
İstanbul - Brisbane fiyat kıyaslaması - AT endeksi
2024 Temmuz ayında, başladım Avustralya (AU)-Brisbane Coles süpermarket ve Türkiye(TR)-Istanbul Migros süpermarket fiyatlarını karşılaştırmaya. Sepetteki ürünler sınırlı ama yine de bir fikir veriyor.
28 Ekim kıyaslaması Türk Lirası olarak aşağıda. Avustralya fiyatlarını Türk lirasına 1AUD=30.46TRY olarak çevirdim
Temmuz 2024’den beri, İstanbul’da et ve pirinç, hep Brisbane’dan daha pahalı oldu.
İlk başta, Türkiye’deki fiyatlar Avustralya’ya kıyasla yükseliyordu. Şubat 2025 sonrası düşmeye başladılar. Son zamanlarda sallantılı gidiyor.
Sepetteki ürünlerin toplam maliyetinin ayrı ayrı her iki ülkede yerel para ile 5 Temmuz 2024’den beri nasıl değiştiğini aşağıda görebilirsiniz.
Maaşlar
Avustralya’da asgari ücret, saat başı olarak ifade ediliyor ve 3 Haziran 2025'te saati 25 Avustralya dolarına yükseltildi. Bir ayda 160 saat çalışılır dersek, aylık ücret olarak 4000A$'a denk geliyor. Asgari ücret alan Avustralyalı işçiler yaklaşık 2,6 milyon veya toplam Avustralya iş gücünün yaklaşık %18'i.
Buna kıyasla, Türkiye'deki asgari ücret ayda 26.000 TRY. Mevcut döviz kuruna göre bu, ayda 1018A$'a denk geliyor.
Kullandığım veri tabanı ve yazılımları github’dan indirebilirsiniz isterseniz.
İstatistik
Abone sayısı : 446
Takipçi sayısı :578
Telif hakkı yoktur. İstediğiniz gibi kopyalayın dağıtın paylaşın.





Çok iyi bir analiz ve katıldığım bir bakış açısı. Bugünün dünyasını anlamakta zorlanıyor ve geleceğin dünyasına dair öngörülerimde bocalıyorum. Bu nedenle yazılarınızdaki çözümleme ve öngörüleri çok değerli buluyorum. Teşekkürler
Çok güzel bir makale olmuş.
Emeğinize sağlık.
Nüfusun artık karışık olma zorunluluğuna karşın milliyetçilik son yükselişini yaşıyor bence de. Afrika ve güney Amerika ismi geçmeyen ama 22. Yy’ın kaderi olan bölgeler bence. 21 yy da nüfusun ve ekonomik gücün Amerika ve Avrupa’dan Asya ve Afrika’ya taşınacağı yy olacak.